Yarım akıl!
Fikircibey

Fikircibey

Yarım akıl!

17 Nisan 2015 - 11:13

Yarım akıllılar “üst akıl”ın varlığına inanmıyorlar.

Bir kısmı “şeytanın gücü yokluğuna inandırmasından gelir” deyip bile bile yok diyor.

Bir kısmının ise “üst akıl”dan anladığı, “işte emperyalistlerin geri bıraktırılmış ülkeler üzerinde oyunlar” gibi, büyük ama içi boş laflardan ibaret.

Bir kere emperyalizm de değişiyor, artık silah satmak için adam öldürmeyi merkeze alan emperyalizm yok. Tam da tersine sömürgelerdeki insanların bireyselleşmesi, etnik aidiyetlerine sahip çıkması ve “my way” adı altında Bill Gates yoluyla internete entegre olup, laptoplar, tabletler, akıllı telefonlar alması isteniyor.

Geri bıraktırılma lafı kalıptır. Bütün suçu “emperyalistlere” yıkar. Oysa terim kendi içinde emperyalist mantığı barındırmaktadır. Neye göre geri bıraktırılmak? Emperyalistler gibi olacaktın ama olamadın, o mu? O zaman sen emperyalizmin mantığını baştan içselleştirmişsin, derdin onlar gibi olamamak.

“Geri bıraktırılma” da ayrı bir sorun. Gelişmiş bir ülke neden bir başka ülkenin gelişmemesini ister? Aç kalsın, sürünsün diye mi?

Tabi emperyalizmi “kötü adamlar kulübü” sanırsan öyle.

Oysa emperyalist bir ülke gelişebilecek bir ülkeyi neden durdursun? O ülke belirli bir düzeye kadar gelişmezse kime satacak o kadar laptopu, cep telefonunu, arabayı?

Gelişmiş bir ülke bir başka ülkenin gelişmesini ister, ama kendi istediği yönde ve belirli bir yere kadar.

İşte Türkiye şimdi bu yönün ve yerin sınırına geldi ve aşmaya çalışıyor. Asıl sorun da buradan çıkıyor.

Türkiye artık 80 yıllık sosyalizm mi, kapitalizm mi olduğu belli olmayan vesayet düzenine son verdi. “Kapitalizmse, aha kapitalizm” dedi. Öyle bir noktaya geldi ki artık IMF’ye ihtiyacı yok, faiz lobisine boyun eğmiyor. Kritik bir eşikte. Eğer çelme takılırsa tekrar emperyalizmin istediği hizaya gelebilir. Bunun için güçlü hükümetler yerine ensesine vurup istediğini yaptırabileceği koalisyon hükümetleri, yanında bir de parlamenter sistem adı altında yürütmeyi vesayet altına alan kurumların egemenliği gerekli.

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da bunu biliyor ve parlamenter sistem adı altında yürütmeye çelme takan engelleri kaldırmak istiyor.

Saf parlamenter sistem belirli bir demokrasi olgunluğunda belki işleyebilir, o da yarı başkanlık şeklinde. Bunun dışında parlamenter sistem, yürütmeyi (siz milli irade anlayınız) boğmak için uydurulmuş kurumların vesayetine dönüşmeye mahkûmdur.

 

İşte “üst akıl” da bunu çok iyi bildiğinden yerli ve yabancı operatifleri aracılığı ile Türkiye’ye “Tek adam diktatörlüğüne gidersiniz ha!” diye korku vermekte, Cumhurbaşkanını merkez bankasına, medyaya ve yargıya hâkim bir öcü gibi göstermeye çalışmaktadır.

 

Evet, Cumhurbaşkanı üzerinde büyük bir güç birikmiştir, bu gücün yasal bir zemine oturtulup onun üzerinden alınması ve kurumsallaştırılması gerekmektedir. Bunun adı da başkanlık sistemidir. Yoksa o güç ilk fırsatta vesayetçiler tarafından geri alınacak ve bir daha halkın seçtiklerinin eline verilmeyecektir. Muhalefetin sızlanması bundandır, yoksa Türkiye hayatında hiçbir zaman gerçek bir parlamenter sistem görmemiştir.

 

“Üst akıl”ın yabancı operatifleri de artık alenen çalışmakta, sadece muhalefete değil AK Parti içindeki (varsa) buruklara da el atmaya çalışmaktadır. Mesela yüksek tirajlı bir İngiliz gazetesinin (Financial Times) Türkiye muhabiri, Abdullah Gül ile Erdoğan arasında görüş ayrılıkları olduğunu, bu haliyle Gül’ün sıkı bir muhalif lider adayı olduğunu, 3. dönem aday olamayan AK Partililerin başına geçip bir alternatif parti kurabileceğini söyleyerek AK Parti içinde algı operasyonu yapmaya çalışmakta, “üst aklın” hezeyanlarına tercüman olmaktadır. Oysa Gül’ün konuşmalarında böyle bir niyet okunmamaktadır.

 

Cumhuriyet mitingcileri tarih oldu, Gezi tutmadı, 17-25 Aralık operasyonları sökmedi, 7-8 Ekim Kürt’ü Kürt’e kırdırma operasyonları maya tutmadı. Taşeron DHKP-C’nin perakende operasyonları ters tepti, şimdi yeni numara şu; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın diktatörlüğü yüzünden dolar yükseliyor, batacaksınız, bizim dediklerimizi yapın hala kurtulmanız mümkün, yoksa sizi biz bile kurtaramayız.

 

Bir kere dolar sadece bizde yükselmiyor, dünyada yükseliyor. İkincisi, genel bir enflasyonda Euro’nun da aynı oranda yükselmesi gerekir, oysa Euro yerinde sayıyor, neredeyse Dolar ile eşitlenecek. Demek ki bu genel bir ihracat veya para girişi sorunu değil. Doların bir operasyonu. Evet, Türkiye gibi yükselen ülkeler bundan daha fazla etkileniyor. Ama bunun çaresi onların dediğini yapmak mı?

Peki, neymiş dedikleri?

“Ortodoks makro ekonomik politikalara, rekabetçiliği artırmayı hedefleyen yapısal reformlara, iş çevrelerinin gelişimine, daha az yolsuzluğa ve siyasi kurumların ve sivil toplumun güç kazanmasına dönüşün ardından bir başka ekonomik canlanmanın daha yaşanabileceğini” söylüyorlar. (Tabi başlarında ABD Doktoralı Türk ekonomistler var)  Cilası güzel, “yapısal reformlara devam, yolsuzlukla mücadele, sivil toplumu güçlendirme, rekabetin artırılması” kendi başına güzel laflar ama bu “Ortodoks makro ekonomik politikalar” bizi gerçekten yeni bir yükseliş dalgasına bindirecek mi, yoksa ne olduğunu anlamadan faiz lobisinin kucağında IMF’nin kapısını mı çalacağız, o belli değil. Tabi beklenmeyen olur da bir CHP-MHP koalisyonu kurulursa kendimizi nerede bulabileceğimizi çok iyi biliyoruz.

 

Türkiye kritik bir eşikte, yürütme gücünü parlamenter sistem adı altında iş gören vesayetçilerin elinden alıp engelsiz yasal bir zemine oturtabilirse, iç-dış operatifleri bertaraf edip gerçek bir mali ve siyasi bölgesel güç olabilir. Genel seçimler bu yolda en büyük adım olabilir. Ama Selahattin Demirtaş’ın istediği olursa büyük bir geri adıma da dönüşebilir, o zaman HDP’yi de, Demirtaş’ı da CHP ve MHP’nin elinden “üst akıl” bile kurtaramaz, zaten kurtarmaz da…

Son Yazılar